Anasayfa » Mevlid » Mevlit Kandili Bid’at Olabilir mi?

Mevlit Kandili Bid’at Olabilir mi?

Peygamber Efendimizin doğumunun her sene-i devriyesinde “muhabbetten” yoksun hoca kılıklıların “mevlid kandili bid’attir” videoları ortalıkta dolaşıyor.

Şimdi bunlara cevap vereceğiz. Cevap vereceğiz ki muhabbetsizlerin insanları kandırmasına müsaade etmeyeceğiz.

BİD’AT DE KURTUL!

Öncelikle İşlerine gelmeyen  herşeye önce “ibadet” vasfı yüklüyorlar sonra böyle bir ibadetin Peygamber ve sahabeden gelmediğini söyleyip tekfire dayanan ithamlarda bulunuyorlar.

   İşte Mevlid gecesini kutlayan Müslümanlara dil uzatanlar da aynı zihniyette. Önce bu kutlamaya “ibadet” gibi yaklaşıyorlar ve sonra “Peygamberimiz ve sahabeler kutlamadı” deyip bunun dinde yeri olmadığını söylüyorlar.

MEVLİD KANDİLİNİ KUTLAMAK BİR İBADET DEĞİLDİR
   Mevlid gecesinde sevinmek, kutlamak bir ibadet değildir. Bir ibadet olarak da görülmemektedir. Günler önceden hatırlatma, mesajlaşma yapılması da bu gerçeği değiştirmez.
Dolayısıyla ibadet olarak görülmeyen bir şeyin dini bir vecibe olarak algılanması ve “dinde yeri yok” gibi bir saldırıya maruz kalması sadece insafsızlık ve art niyetin bir göstergesidir. O inakrcıların algı problemini ortaya koymaktadır.

NEDEN KUTLAMAYALIM Kİ?

   O mubarek Nebi’nin doğumuna sevinmek ve kutlmak için bir çok sebebimiz var.
Allahu Teala şöyle buyuruyor:
“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya 107) Peygamberimiz bize rahmet olarak gönderildiyse ve bizi cehennem çukurlarından kurtardıysa, O’nun geliş günü bizim için değerlidir.

Allahu Teala’nın ömrüne yemin ettiği tek insandır O.
“Hayatına (ömrüne) andolsun ki onlar gözleri dönmüş halde sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar dediler.” (Hicr 72) Allahu Teala’nın (Celle Celaluhu) hayatına yemin ettiği kişinin hayatının başladığı gün bizim için değerlidir.

   “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Al-i İmran 31)
Allah’ın sevgisinin kendisine “ittibaya” bağlandığı kişinin doğumu bizim için değerlidir.

   “Oysa sen onların içinde iken Allah onlara azap edecek değildi.” (Enfal 33) Allah’ın, hürmetine bela ve azap indirmediği O yüce Peygamberin doğumu bizim için değerlidir.

   “De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticâret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah fasık topluluğu doğru yola erdirmez.” (Tevbe 24)

   Babamızdan, oğullarımızdan, kardeşlerimizden, eşlerimizden, aşiretlerimizden vs. herşeyimizden daha sevgili olan O yüce Peygamberin doğum günü de bizim için sevgilidir.

   “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin.” (Ahzab 56)

   Allah’ın ve meleklerinin salat ettiği bize de salat ve selam etmemiz emredilen O kutlu insanın doğduğu gün sevinmeye değerdir.

   “Peygamber, müminlere nefislerinden evladır” (yani Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir)” (Ahzab 6)

   Kendi canından bile kıymetli olan bir şey var mıdır? Evet, vardır. O da Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’dir. İnsan kendi doğumuna, eşinin akrabasının, çocuğunun doğumuna bile sevinirken veya kutlarken kendi canından daha kıymetli olan Peygamberimizin doğum gününe nasıl sevinmez, nasıl kutlamaz.

   Bir Müslüman ayetlerde belirtildiği üzere kendisi için rahmet olan, Allah’ın, hayatına yemin ettiği, anneden babadan ve hatta kendi canından daha çok sevgili olan Peygamberinin doğum gününde sevinmeyecekse ve kutlamayacaksa daha neyde sevinebilir ki? Daha hangi tarihi olay o Müslümanı mutlu edebilir ki?

   Peygamberinin doğum gününe yani dünyaya teşrifine sevinmeyen, mutlu olmayan, kutlamayan bir Müslüman daha hiçbir şeye sevinmesin. Hiçbir şeyi kutlamasın.

Çünkü bizim için en değerli olan şey O.

PEYGAMBERİMİZİN MUHABBETİNDEN YOKSUN OLANLAR

   Hemen şunu söylerler: O’nu sevmek yolundan gitmekle olur. O’nu sevmek sünnetine uymakla olur. Evet, doğru. Ama her şeyin başı muhabbettir.

   Millet zaten yoldan çıkıyor ve Peygamberimizin yolu terkediliyor. Hem de dünya koşturmacasında Peygamberini hatırlamaktan geri kalıyor. Mevlid gecesinde sevinerek, kutlayarak en azından Peygamberini hatırlıyor ve bu vesileyle bir çok kişi tövbe ediyor.

   Dolayısıyla Peygamberine duyduğu sevgi onun tövbesine vesile oluyor.

   Bunu bile hazmedemiyorlar. Bu sevinmeyi ve başkasına da “gecen mübarek olsun” diyerek kutlamayı, salavatlar ve Kur’an-ı Kerim okuyarak geceyi ihya etmeyi engellemeye çalışıyorlar. Muhabbetsizler için bu gecenin diğer gecelerden hiçbir farkı yok.

Ama bizim için var. Biz seviniyoruz ve sevincimizi başkalarıyla paylaşıyoruz. İnsanları bu vesileyle de sohbete, muhabbete ve tövbeye çağırıyoruz.

YANLIŞ OLAN NEDİR?
Yanlış olan ve karşı çıkılması gereken şey, bu mübarek gecenin çalgı çengiyle, orkestralarla ya da semah gibi gösterilerle sulandırılmaya çalışılmasıdır. Biz de buna karşıyız ve her fırsatta uyarıyoruz.

ALDIRMAYIN, ALDANMAYIN
   Peygamberimizin doğumuna sevinmemiz en doğal olan şeydir ve olması gereken şeydir. Bu gecede mutlu olmak ve bu mutluluğu paylaşmak güzeldir. İnkarcılara aldırmayın. Ancak dediğimiz gibi geceyi sulandırmadan salavatlarla, O’nun hayatını kendi hayatımıza nasıl taşıyacağımızın muhasebesini yaparak, Kur’an tilavetleriyle ihya etmeli, Peygamberimizin yoluna ters olan, razı olmayacağı davranışlardan kaçınmalıyız. Bu konuda da aldanmayın. Şeytana uymayın.

ihvanlar

 

SORU

“Mevlid Kandilinin kutlanmasının ve ölüler için mevlid okutulmasının bidat olduğu söyleniyor. Bu düşünceler doğru mudur?”

CEVAP

Bismillahirrahmanirrahim

Bazı kimseler, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin doğum yıldönümünün kutlanmasını kötü bir bid’at olarak görüyor ve bu kutlamayı yapanları kınıyor. Bu kötüleme ve kınamalar yersizdir. Çünkü Ebû Şâme el-Makdisî, Şemseddin İbnü’l-Cezerî, İbn Hacer el-Askalânî, İbn Hacer el-Heytemî, Şemseddin es-Sehâvî, Celâleddin es-Süyûtî, Şihâbüddin el-Kastalânî gibi büyük din âlimleri ve daha nice ulema ve fukaha, bu kutlama ile ilgili, ilk devirlerde olmasa bile ALLAH’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin dünyaya gelmesi sebebiyle sevinmenin, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin doğumunu kutlanmanın, doğum günü münasebetiyle fakir ve muhtaçlara yardımda bulunup ibadet etmenin, Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize olan sevgiyle ilgili şiirler okumanın, temiz ve güzel elbiseler giyerek sevinç gösterisinde bulunmanın ve yoksullara yardım etmenin güzel bir yenilik olarak, birer güzel amel olduğunu belirtmişler ve güzel görmüşlerdir. Dolayısıyla mevlid kutlamalarının bir bid’at-ı hasene sayılması, halk arasında görülen ve dinen hoş karşılanmayan davranışların ise bundan ayrı düşünülerek önlenmesi gerektiğini, mesela cuma veya teravih gibi ibadetler sırasında yanlış bazı davranışların meydana gelmesinin bu ibadetlerin de haram sayılmasına yol açmadığını beyan etmişlerdir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, hayatta iken ne kendi doğum günü, ne de herhangi bir yakınının doğum günü için özel bir kutlama töreni yapmadığı gibi böyle bir şey yapılması hususunda herhangi bir istek ve emri de olmamıştır. Çünkü O’nun esas görevi, şahısları değil, dinin ilkelerini tanıtmaktı, vahiy tebliğ etmekti. Ancak Ebû Katade (R.A.)den rivayete göre, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize pazartesi günü oruç tutmanın fazileti sorulduğunda:

“Bu, benim doğduğum ve ben peygamber olarak gönderildiğim  gündür”1 buyurarak bir bakıma bu güne önem atfetmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Medine’de Yahudilerin on Muharrem’de oruç tuttuklarını görünce sebebini sormuş, onlar da Firavun’un boğulduğu ve Hz. Musa’nın kurtulduğu gün olduğunu söyleyince, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz kendisinin bunu yapmaya daha layık olduğunu belirterek oruç tutmuş ve ashabına da oruç tutmalarını emretmiştir.2 Bu da belli bir günde bir nimete nail olma veya beladan kurtulma sebebiyle her zaman o günü anma ve şükür nişanesi olarak salih amellerde bulunmanın iyi bir davranış olduğunu gösterir.

Sonuç olarak; Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize sevgi ve bağlılığın bir göstergesi olması yanında çeşitli ibadet ve hayırlara vesile olması bakımından da mevlit kutlamalarının dinî yönden meşru bir davranış olduğu söylenmelidir. Bununla birlikte kutlamalar sırasında gayrimeşru tutum ve davranışların tasvip edilemeyeceği, bu tür uygulamalara sebep olan kutlamalardan uzak durulması gerektiği de açıktır.

Bid‘at, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz zamanında olmayan “dinî” mahiyetli bir hususun sonradan dine sokuşturulması, dinden sayılması olarak tarif edilir. Mevlid okuma ve okutmanın bid‘at olarak nitelendirilebilmesi için ona, “Ölünün kırkıncı gününde veya sene-i devriyesinde mevlid okutmak gereklidir” demek gibi dinî bir gereklilik veya ibadet şeklinde bir muhteva yüklenmesi gerekir. Mevlid okumanın gerekli, vâcip veya mendup olduğu iddia edilmediğine, en fazla bunun hoş ve güzel bir gelenek olduğu bilinip kabul edildiğine göre bunun bid‘at olarak değerlendirilip, insanların kafasına kuşku sokmak son derece yanlıştır.

“Mevlid okunacağına hatim okunsa, Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm okunsa daha sevap ve daha faziletli olmaz mı?” şeklindeki bir itiraz da yersizdir. Kur’an-ı Kerim okumak, namaz kılmak daha sevap ve faziletli bir davranıştır, ama burada mesele sadece sevap meselesi değildir. Mevlid, toplumsal bir coşkunun, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sevgisinin ve ona bağlılığın üst düzeyde edebî ve estetik olarak hissedilmesi, yaşanması ve dışa vurulması demektir. Kur’an-ı Kerim okumakla mevlid okumayı birbiriyle mukayese etmek veya birini diğerine alternatif göstermek yerine ikisini ayrı ayrı ve her birini kendi yeri ve amacı doğrultusunda değerlendirmek ve yaşatmak daha doğru olur.

Burada hatırlanması ve hatırlatılması gereken önemli bir husus vardır; o da, mevlid gibi dinî eğitim ve coşkuyu içeren sosyal ve geleneksel törelerin aslî ibadetlerin yerine geçmediği, bu tür sosyal ödevlerin kişileri, üzerlerine bizzat gerekli olan namaz, oruç, Kur’an okuma, infak ve yardım gibi dinî yükümlülüklerden muaf tutmadığı hususudur. Ancak günümüzde, özellikle de toplumumuzun dinî konularda sağlıklı ve doğru şekilde bilgilendirilmemiş kesimlerinde mevlid, türbe ziyareti, Kur’an-ı Kerim okutma, mübarek gün ve gecelerde dinî törenlere katılma gibi daha çok şekille ilgili dindarlığın hayli rağbet gördüğü ve bunun giderek dinî vecîbelerin yerini aldığı da üzülerek müşahede edilen bir gerçektir. Halbuki bütün bunlar, özde yakalanan ve yaşatılan dindarlığı ve gerçek dinî vecîbeleri güzelleştiren ve kolaylaştıran tâli ve şeklî katkılar olarak tanınmalı ve bilinmelidir.

Ancak bu gibi kutlamalarda, İslâm’ın ruhuna ve Şeriat-ı Ahmediy-yeye aykırı haller ve şeyler olmamalıdır. Meselâ:
1- Kadın erkek karışık olarak Mevlid kutlaması yapılmamalıdır.
2- Kur’ân-ı Kerim kıraati ve Mevlid kasideleri birtakım cerrarlar tarafından tarifeye bağlı şekilde ücretle okunmamalıdır.

Zamanımızda dehşetli bir dinden uzaklaşma, irtidat cereyanı vardır. Mevlid törenleri halkı ve gençliği Peygambere ve dine yaklaştırmak için güzel bir vesiledir. Yeter ki, Mevlid bezirgânlığa âlet edilmesin, ruhsuz ve basmakalıp bir şekilde kutlanmasın, törene katılanlar coşturulsun, heyecanlandırılsın, gönüller harekete geçirilsin.

Tek cümle ile özetlemek gerekirse, içinde şeriata aykırı şeyler ve haller olmamak şartıyla mevlid kutlamaları bid’at-i hasenedir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. O’nu ne kadar çok zikr edersek, ne kadar fazla anarsak, ne kadar candan seversek o derecede feyiz ve bereket buluruz.

Tanrılaştırmamak şartıyla O’nu ne kadar yüceltsek yeridir. Resûl-i Kibriya (S.A.V.) Efendimiz bizim ve bütün insanlığın velinimetidir. Bize ebedî saadet yolunu gösteren o zatı ne kadar tebcil etsek azdır. O, ALLAH’ın kulu ve Resûlüdür. Bize en güzel örnek ve model olarak gönderilmiştir. Yeri kalbimizdedir, zikri dilimizdedir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi saygıyla anmamız gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bize ALLAH’ın en büyük nimetidir. Her nimet, şükrü gerektirir. Kur’ân-ı Kerim nimetinin kadrini bildirmek için özel bir sûre indirilmiş ve “O gece bin aydan daha hayırlıdır” buyrulmuş. Kadir gecesi, Asr-ı Saâdet’ten beri kutlanır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in indiği, yani doğduğu gecedir. Mevlid Kandili Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin doğduğu gecedir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kadrini bilenler, O’nun doğduğu geceyi, tabiîn devrinden beri kutlarlar. Fakirlere sadaka vermek, yoksullara yemek ikram etmek, Kur’ân-ı Kerim okumak, çokça salavât getirmek ve nafile namaz kılmak gibi çeşitli ibadetlerle ihya ederler. Hicrî üçüncü asrın başlarından itibaren, bazı sûfî gruplar, bu geceyi cemaat halinde kutlamaya başladılar. Halk arasında yaygın bir âdet haline gelen bu kutlamaları, daha sonra devletler de sahiplendi. İlk olarak Mısır Fatımî devleti, mevlid kandilini, resmî bayram ilan etti ve muhteşem törenlerle kutlamaya başladı. Fâtımîler, hem Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin, hem de kızı Hz. Fatıma (R.Anha)nın doğum gününü, resmî bayram ilân etmişlerdi. Bu kutlu doğum törenleri için, İslâm dünyasının her tarafından büyük âlimler, meşhur hafızlar davet edilir, sarayda ve camilerde Kur’ân-ı Kerim okunur ve ilim meclisleri kurulurdu. Hatipler, şehir meydanlarında, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ve Ehl-i Beyt’le ilgili menkıbeler anlatırlardı. Güzel sesli hafızlar, Kur’ân-ı Kerim, ilâhî, kasîde ve tevşîh okurlardı. Kazanlar dolusu pilav pişirilir, halka ikram edilirdi ve bu etkinlikler mevlid ayı boyunca sürerdi.

Ancak zamanla işler çığırından çıktı. Kur’ân-ı Kerim tilâveti, irşâd, zikir ve ibadet faaliyetleri ihmal edilir oldu. Onların yerini, oyun ve eğlence âlemleri aldı. Bazı günah ve hayâsızlığın işlendiği bir karnavala dönüştü. Dindar insanlar, bu mübarek günün böyle olumsuzluklara âlet edilmesine şiddetle karşı çıktılar. Bid’at ve günah olduğuna dair fetvalar verdiler. Çok ağır yazılar yazdılar. Nihayet devlet eliyle yasaklattırdılar. Ancak Kur’ân-ı Kerim tilâvetiyle, zikir, duâ, hayır ve hasenatla ihya edenlere dokunmadılar. Zaten yasağın hedefi bunlar değildi. Rezilce hareket edenlerdi. Günümüzde, o tarihte yazılmış kitapları okuyan bazı kimseler, mevlid kutlamalarının bid’at ve günah olduğuna dair verilmiş o eski fetvaları görüyorlar. İşin içyüzünü bilmedikleri için, ibadetle yapılan ihya şekline de karşı çıkıyorlar. “Mevlid kandili bid’attır. Bak işte, filan âlim asırlar önce bunu yazmış” diyorlar. Ancak bilmiyorlar ki, o âlimler, işlenen günahları gözleriyle gördükleri için günah demişlerdi. Yoksa okunan Kur’ân-ı Kerim’e, getirilen salât ü selâm’a, yapılan hayır ve hasenata, çekilen zikir ve tesbihâta günah deme cesaretleri göstermeleri mümkün değildi.

Mevlid geleneğinin bizim kültürümüzde gerçekten çok önemli bir yeri var. Bu kesin. Türk milleti, Rebîulevvel ayını mevlid ayı olarak bilir. Meselâ bu ayda doğan çocuklara, Mevlüt, Mevlüde adı konulur. Üç aylarda doğanlara da içinde doğduğu ayın ismi verilir. Mevlid olayı edebiyatımızda da önemli bir yer tutar. Bu milletin şair ve edipleri, “Mevlid” diye bir edebi tür icad etmişler, yüzlerce mevlid, binlerce kaside yazmışlar. Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizi bağırlarına basmışlar, ruhlarına sindirmişler ve halka mal etmişler.

Mevlid, Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimize duyulan muhabbet ve hürmetin bir tezahürü olarak zengin ve köklü mirasımızdan bugüne kadar ulaşan önemli bir merasim ve edebî türün de adı olmuştur. Bugüne kadar, sevinçli ve kederli günlerde pek çok mecliste okuna gelmiştir.

Öyle sanıyorum ve tahmin ediyorum ki, yalnızca Türkiye hudutları içinde günde ortalama beş bin mevlid okunur. Milletimiz yeni doğan çocuğun sevincini Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin doğum sevinciyle dile getirir. Ölenin ardından mevlidi okutur, ölüm acısını Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin doğum sevinciyle dindirmek için. Sünnet olunca, okulu başarıyla bitirince, vatan borcunu ödeyip sağ salim eve dönünce, hacılar hacdan gelince, yeni ev alınınca ve daha birçok hayırlı iş vesilesiyle hep mevlid okutulur. Velhasıl sevinçler, mevlidle ikiye katlanır, acılar yine onunla dindirilir. İslâm toplumlarında asırlardır icra edilen mevlid merasimleri, inananların birbirleriyle kaynaşmalarına, geleneklerini yaşamalarına, yeni bilgiler edinmelerine ve özellikle durumu iyi olanların fakirlere yardım etmelerine vesile olmaktadır.

Mevlid, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sevgisinin dile gelmesidir. “Sevinçler paylaşıldıkça artar, acılar paylaşıldıkça azalır” demişler. Ramazanlar, bayramlar ve kandiller, ALLAH ve Peygamber aşkının coşkuyla yaşandığı ve birlikte paylaşıldığı özel günlerdir.

Mevlid geleneği, bazı yönleriyle hâlâ çok canlı yaşıyor. Bazı yönleriyle diyorum, çünkü yarım asır içinde sosyal hayatta çok şey değişmiştir. Tabii bu değişim kültüre de yansıdı. Kırk elli sene önce kandil geceleri, camileri hıncahınç dolduran o kalabalıklar artık görülmüyor. Herkes evinde, televizyondan mevlid dinlemeyi tercih ediyor. Cami mevlidleri de, ev mevlidleri de eskisi kadar ilgi çekmiyor, çokça okunmuyor. Büyük sofraların kurulduğu yemekli mevlidler de artık yapılmıyor. Onun yerine, mevlid şekeri veriliyor. Sanıyorum şeker verme âdeti de yakında ortadan kalkar. Çünkü şekerin zehir olduğu söyleniyor. Eskiden mevlid okuyanlara açıktan para verilmezdi. Bir hediye paketi içinde, gizlice takdim edilirdi. Daha önceleri hediye bohçası verilirmiş. Bohçada bir gömlek, bir çift çorap, bir de havlu veya mendil olur, altınlar mendil veya havlu arasına konurmuş. O âdetler unutuldu. Şimdi birçokları, mevlid okuyan hafız efendiye, kapı aralığında taksi şoförüne ücret öder gibi açıktan ödeme yapıyor. Bununla görgü ve nezaket alanındaki gerilemeyi anlatmaya çalışıyorum. Mevlid okunan yer, okuyan kişi, okutan aile ve dinleyen cemaat açısından bir hayli değişiklik olmuştur.

Eskiden mevlid okumak, mevlidhân olmak, bu sanatın icrası bakımında bir ayrıcalıktı. Çünkü her önüne gelen mevlid okumaya kalkmazdı. Herkes haddini bilirdi. Bilmeyenlere de cemaat haddini bildirirdi. Yani ayakkabısını alan, çeker giderdi. O da camiinin duvarlarına okumak zorunda kalırdı. Ehl-i Kur’ân olan bazı hafız efendiler, özellikle mevlid okumak istemezlermiş. Kur’ân-ı Kerim okuyuşundaki tavırları bozulmasın diye. Yani Kur’ân-ı Kur’ân gibi, mevlidi de mevlid gibi okumak esastır. Mevlid okumak daha zordur. Çünkü irticalen beste yapmaktır. Bu da makam ve geçkilere, ses perdelerine, vezne, tavır ve ritme iyice hakim olmayı gerektirir. Nerede karar verecek, nerede meyan gösterecek, nerede makam değiştirecek, bunların hepsini yerli yerinde yapmak zorundadır. Her şeyden önce, mevlidi tavır ve üslubunu bozmadan okuyacak; şarkı, ninni, türkü veya ezan gibi okumayacak.

Bugün durum nedir? Herşey taklitten ibaret. Ne vezne riayet eden var, ne ritme ve cümle taksimatına, nede mevlid bahirlerinin anlam ve muhtevasına! Bakıyorsunuz, tevhîd bahrinin orta yerinde “Meded yâ Resûlâllah” deyip Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizle ilgili bir kaside okunuyor. Oysa onun yeri orası değil, belki velâdet veya merhaba bahridir. Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin doğum olayını anlatan mısralar arasında, ölüm kasîdesi okunuyor: “Urgansız zincirsiz bağlar seni” diye. Bir de ardından “Yâ Resûlâllah!” diye bağırıyor, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi zincire vuruyor!

Zevk sahibi insan mı kalmadı, diye soruyorsunuz. Zevk sahipliği bilgiyle olur. Bilen azalınca zevk de azalır. Sadece mevlid okuma konusunda değil, din kültürünün bütün alanlarında korkunç bir çöküntü söz konusu. Cehalet ve avâmlık, almış başını gidiyor. ALLAH sonumuzu hayır eylesin. Amin.

Mevlid geleneğimiz tamamen bitti veya sona erdi demek doğru olmaz. Halk kendi kültürüne ve geleneğine sahip çıkar da ilgi gösterirse, gelenek yaşar. Gelenek canlanırsa ehliyetli mevlidhânlar da çıkar.

Mevlidin konusu, İslâm akaidinin temel direği olan tevhîd inancı ile Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin mucizeleri ve üstün ahlâkıdır. Türk halkı, mevlid dinleyerek inancının vecdini bu günlere taşıyabilmiştir. Denilebilir ki: “Süleyman Çelebi, bu millete başlı başına bir dinî hayat armağan etmiştir.” Çünkü mevlidin, dinî kültürümüze sağladığı faydayı başka hiçbir eser sağlayabilmiş değildir. Buna bid’at diyen, bindiği dalı kesmiş olur. Mevlidin sözleri ve âdabına uygun şekilde okunması bid’at değildir. Bu geceyi ibadet ve duâ ile ihya etmek de bid’at olamaz. Daha önce söylediğim gibi burada bid’at olan, bu mübarek günü, günaha ve çeşitli rezaletlere âlet etmektir.

ALLAH’a şükür bizim kültür tarihimizde, mübarek gün ve gecelerin çirkin ve rezil işlere âlet edildiği hiç görülmemiştir. Yine ALLAH’a binlerce şükür ki, ibâdetten uzak olanlarımız bile kutsalın ne olduğunu bilir ve ona saygı gösterir. Milletimizin bu husustaki hassasiyeti hakikaten takdire şayandır.

MEHMET TALU HOCA

Bu da ilginizi çekebilir

Mevlid Kandili Hutbesi

 Haftanın Hutbesini İndirmek İçin Lütfen Tıklayın RAHMET VE MERHAMET YÜKLÜ ADALET PEYGAMBERİ Aziz Kardeşlerim! Allah …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir